OSMANLI - İSLAM 34

www.osmanli-islam34.tr.gg

OSMANLI EKONOMİ










Osmanlı Devletinde Ekonomik Hayat



http://www.turkeyforum.com/satforum/showthread.php?t=630196#.VUHHpCHtlHw

mucit 41




Osmanlı Türkiyesi’nde, İstanbul’un fethinden sonraki 16. asır boyunca hafif, fakat âdeta muntazam bir enflasyon görülür. Kâğıt para (banknot) ve döviz meseleleri meçhul 

olduğu için, Osmanlı para birimi akça’daki gümüş miktarının azalmasına enflasyon diyoruz. Büyük enflasyon 1593′te oldu ve 1 akçadaki gümüş miktarı yarı yarıya indirildi. Ama 

maaşlar, aynı akça sayısıyla ödendi. Gerçekte devletten maaş alanlar, eskisine oranla gelirlerinin yarısını kaybetmiş oldular. 



1593, Osmanlı Cihan Devleti’nin doruğa tırmanışının sona erdiği, doruktan inmeye başladığı yıldır.

Bu enflasyonun sebepleri çeşitlidir. Devletten maaş alanların, üretim yapmaksızın sadece vakıf geliriyle geçinenlerin sayısı çok şişmiştir. Devlet gelirleri, olur olmaz kişilere 

fazlasıyla dağıtılmıştır. 1593′e doğru Fas Sultanlığı ve Polonya Krallığı’na kadar birçok ülkeyi himayesine alan imparatorlukta, artık büyük fetihler ve zaferler dönemi 

kapanmıştır. Ganimet geliri çok azalmıştır. Refah yaygınlaşmış, kolayca lüks yaşama alışkanlığına dönüşmüştür. Olur olmaz kişiler, Kâtib Çelebî’nin tabiriyle “pâdişâhâne” 

giyinmeye, ziyafetlere, harcamalara alışmışlardır. Asayiş durumu eski mükemmelliğini yitirmiş, bundan etkilenen üretim düşmüş, ticaret zedelenmiştir. Nüfus artmıştır. 

Köylerden şehirlere akış olmuş, şehre gelen köylü, uyum sağlamak hevesiyle, pahalı alışkanlıklar edinmiştir.



Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi, Hâce-i Sultanî Ömer Efendi, Sultan II. Osman, Koçi Bey, Kâtib Çelebi, Sultan IV. Murad, Köprülü Mehmed Paşa gibi reformistler zuhur 

etmiştir. Bunlar devleti, kendi içinde düzenlemeye çalışmışlardır. Hedefleri, az mübalağa ile söyleyeyim ülküleri, devlete Cihan Hakanı Kanûnî Sultan Süleyman dönemindeki 

(1520-1566) dirlik ve düzenliğini kazandırmaktır. Diyebilirim ki, Sadrıâzam Dâmâd Nevşehirli İbrahim Paşa’nın iktidara gelmesine kadar (1718), dış faktörler kâle alınmamıştır.

Hâlbuki dış faktörler de geçerliydi. Osmanlı’nın egemen olduğu Akdeniz, dünya ticaretindeki kapital ağırlığını, okyanuslara bırakmıştı. Amerika madenlerinden Avrupa’ya 

gümüş akıyordu. Avrupa, Osmanlı’nın birçok teknolojik üstünlüğüne erişmişti. Artık, hemen hemen Osmanlı derecesinde top dökebiliyor, kale yapabiliyor, tabya yapabiliyor, 

kumaş dokuyabiliyordu. Ham madde bakımından Avrupa’nın Osmanlı’ya bağımlılığı ise devam ediyordu.

1593 yılından günümüze kadar, Türkiye’de memur maaşları sürekli indi, azaldı, küçüldü, ufalandı, nihayet devlet haysiyetiyle bağdaşmaz derekeye düştü. Zira tıpkı vaktiyle 

olduğu gibi, bugün de memur sayısı çok arttı. İstihdam politikası vasıtası hâline geldi, rasyonelliğini kaybetti. Tabiatıyla, tıpkı eskiden olduğu üzere, memur kalitesi de düştü. 

Hem yüksek bürokraside, hem yeni girişlerde… 

Buna rağmen imparatorluk, denebilir ki yıkılışına kadar, memuruna, devletin prestijini koruyacak derecede maaş vermeye gayret etti. En gelişmiş ve zengin devletlerle 

Osmanlı’daki maaş farkları büyük değildi. 1900 yılında en büyük devlet olan İngiltere’de, korgeneral maaşı 165 altın, Osmanlı’da 100 altın idi. Albay, İngiltere’de 27- 32, 

Osmanlı’da 25 altın alıyordu.

Ancak küçük rütbelerde Osmanlı, artık Batı ile dengeyi tutturamıyordu. Önyüzbaşı Osmanlı’da 12, İngiltere’de 20-25,5 yüzbaşı Osmanlı’da 5, İngiltere’de 17- 19,5, üsteğmen 

Osmanlı’da 2,5, İngiltere’de 9,5-11, teğmen Osmanlı’da 2, İngiltere’de 7,5-9,5 altın maaşlı idi. 

Osmanlı’da sivil bürokrasi de, üniformalı bürokrasi gibi rütbe taşıdığı için, mülkiye ve ilmiye sınıflarındaki eşit rütbe sahibi görevliler, aynı durumda idiler. 

Sadırâzam (imparatorluk başbakanı) maaşı, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde, daha önceleri de olduğu gibi, değişiktir. Her sadrıâzam atanmasında, maaşı da belirtilirdi. 

Bu son dönemde en düşük sadrıâzam maaşının 250 altın, en yüksek maaşın ise 2.500 altın olduğu görülür. O dönemin 1 altını, bugünün 1 altını değildir. Hayat ve bütün zarurî 

maddeler, kira ve mülk fiyatları çok düşüktür. 1 altının son Osmanlı dönemindeki satınalma değeri hakkında bir fikir edinmek için, yaklaşık 7 gram altın olan 1 altın liranın 

bugünkü değerini 2,5 ile çarpmak tavsiye edilebilir.



Osmanlı İmparatorluğu, dost devletlere sürekli para, mal, silâh yardımı yapmıştır. 1854′e kadar tek kuruş dış borçlanmaya girmemişken, bu tarihten itibaren Avrupa 

devletlerine borçlanmaya başlamıştır. Dış borç ve faizlerinin, buna ilâveten savaş tazminatlarının ödenmesi, son yarım asrında Osmanlı maliyesini bunaltmıştır.

Bütün bu faktörlere rağmen Osmanlı, 1912 Balkan felâketine kadar, ucuzluk, bir ölçüde refah içinde yaşadı. 1843′te imparatorluğun en pahalı şehri olan İstanbul’da, bir kişi, 

10 para ile günde 3 öğün yemek yiyebilmektedir (Gerard de Nerval, s. 60, 66). 10 para, 1 altının 400′de biridir. Birkaç altına gene İstanbul’da, hiç de kötü bir semtte olmamak 

üzere, müstakil ev satın alınabilmektedir.

1908′de Temmuz ayında başlayan enflasyon, 1912 Ekimi’ne kadar hafif bir seyir takip etti. Ekim 1912-Mayıs 1913 yükselişi büyük oldu ve halkın canı yandı. Mayıs 

1913-Temmuz 1914′te tekrar hafifledi. Temmuz-Kasım 1914 arasındaki 3,5 ay içinde yüzde 50 oldu ki, yıllık hesaplanırsa korkunçluk derecesi anlaşılır. Artık Osmanlı, dönüşü 

olmayan bir yola girmişti. Yöneticilerinin kısır görüşlülüğü yüzünden Birinci Cihan Savaşı’na (1914-18) bulaşmıştı. Halkta, yönetime güven kalmadı. Altını olan, yatağının altına 

attı. İhtikâr ve bir kısmı adetâ devletin himayesinde olmak üzere korkunç yolsuzluklar oldu.

1913′te şekerin kilosu 20 paraya (1 altının 200′de 1′i) çıktığı zaman, halk feryadı bastı. 1916 Ağustos’unda francalanın kilosu 16 kuruşa fırladığı zaman ise, artık ses seda 

çıkmadı. Zira 16 kuruş verecek o kadar az insan vardı ki… Pahalılık, sosyal âfetleri başlattı. İstanbul orta sınıfında ahlâkî çöküntü başladığı işitildi. O orta sınıf ki, dürüstlük 

bakımından, yüksek sınıftan çok daha titizdi. Anlı şanlı vezir ve kazasker ailelerinin kızlarının, nereden çıktığı belirsiz, dedesinin adını bilmeyen savaş zenginleri ile evlendikleri

görüldü. Verem ve dizanteri dehşet saçmaya başladı… 



1911-1922 sürekli savaşlar döneminde, hangi devletlerle savaştığımızın listesi bile bugünkü nesil için şaşırtıcıdır: İtalya, Karadağ, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan, İngiltere, 

Fransa, Romanya, Rusya, Ermenistan, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada, Güney Afrika… Listenin eksikliği için sevgili okuyucularımdan özür diliyorum.

Cihan savaşından Türkiye ordusu, maliyesi, insanı, köyü ve şehri iflâs etmiş durumda çıktı (1918).

İmparatorluğun nüfusu 1915′te 29 milyon kadardı. Bu yılın savaş harcamaları 83 milyon lira idi. Henüz 1 TL, 1 altın veya ona yakın değerde idi. Ancak altın para giderek 

tedavülden uzaklaştı. Hükümet de topladı, halk da sakladı. Banknot emisyonu arttırıldı ve kâğıt lira ile altın liranın değerinin arası gittikçe açıldı.

1917 Ağustosu’nda imparatorlukta banknot emisyonu 80 milyon lirayı buldu. Buna karşılık, sadece 3 yıl içinde 40 milyon altın piyasadan çekilip gizlendi. Böylesine bir malî 

denge içinde savaş bütçesinin 83 milyon altın olarak tesbiti, rikkat ve heyecan verir. Yabancı altınlar gibi yabancı banknotlar da geçerli idi. Fakat Alman markı biriktirenleri 1918

sonunda yıkım bekleyecektir. Zira savaş sonunda markın değeri kalmamıştır. 

Yolsuzluk ve rüşvet yaygın hâle geldi. Sefalet başladı. Francaladan başka ekmek yemeyen nazlı İstanbul halkına, kişi başına 150 gram süpürge tohumu karıştırılmış kara ekmek 

veriliyordu. Tarihte ilk ve son defa, İstanbul halkında açlıktan ölüm başladı. Yolda açlıktan düşüp ölenleri, belediye çöpçüleri topluyorlardı. 

1917 içinde kâğıt para, tedavül eden altını geçti. 1.000 liralık kupürler de vardı. Savaştan sonra altınla alış veriş tarihe karıştı. Ancak gümüş sikkeler Cumhuriyet döneminde de 

uzun müddet kullanıldı. 1930′larda çok güzel basılmış Osmanlı gümüş mecîdiyeleri (20 kuruş, altının beşte biri), yarım ve çeyrek mecidiyeler (10 kuruş ve 5 kuruş) hâlâ geçerli idi.



Birinci Cihan Savaşı patlamadan birkaç ay önce, 1914 yazında 1 TL=3,70 dolar=18,45 mark=17 İsviçre Frangı idi. 1917′de savaş içinde bile 1 Türk Lirası banknot alabilmek 

için 4 Amerikan dolarına yakın ödemek gerekiyordu. Ve bu parite, 1908 öncesi Osmanlı Lirasının değerine nisbetle, Türk parası aleyhine yıkım sayılıyordu (Mandelstem, Le Sort 

de l’Empire Ottoman, Paris 1917, s. 157-8).

11 Haziran 1916 tarihli Paris’in Temps gazetesi, Fransa’nın savaş hâlinde bulunduğu Osmanlı devleti aleyhine şu haberi yayınladı: “Türkiye’nin Haleb, Şam, Beyrut eyaletleri ile 

Lübnan ve Kudüs sancaklarında (il) 1 İngiliz lirası (sterlin)=137 Türk kuruşuna fırladı. Osmanlı hükümeti, 1 sterlin=l TL paritesinde direniyor. Fakat 37 kuruşluk karaborsa 

farkını ortadan kaldırmaktan âcizdir. Osmanlı ekonomisinin mahva doğru gittiği bu şekilde açığa çıkmaktadır.“ 

1908′den önce nazarî olarak 1 Osmanlı altın= 1 Osmanlı banknotu idi ve her ikisine de lira (altın lira, kâğıt lira) deniyordu. Gerçekte 1 altın alabilmek için 1 banknotun üzerine 

birkaç kuruş sarrafiye ödemek gerekiyordu. Savaş (1914-18) içinde 1 altın alabilmek için İstanbul’da 3, Anadolu’da 4, imparatorluğun Arap vilâyetlerinde 5 Türk banknotu 

ödemek icab ediyordu. 

Cumhuriyetin ilânında (1923) 1 altın= 7 TL şeklinde idi. Ve TL hâlâ dolardan değerli idi: 1 TL=0,80 dolar.

Altın paritesinin ilk cihan savaşı ile sona erdiğini bütün diğer belli başlı dövizlerin pariteleri arasındaki farkın gittikçe açılması, bambaşka bir bahistir. Ekonomik çöküntünün 

diğer bir sebebi, halkın varlığına devletçe el konulmasıdır. Bunu önce 1914′te Enver Paşa yaptı. Seferberlikte, tüccarın mağazalarına, dükkânlarına girildi. Ordunun hiçbir işine 

yaramayacağı aşikâr bulunan havyar ve bebek patiğine kadar her şeye el kondu. Sonra 1921′de Yunan, Sakarya’yı geçtiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi, mecburen aynı 

yönde karar aldı. 

1914 yazında İstanbul halkı, pahalılıktan çok şikâyetçi idi. Hâlbuki daha büyük felâket patlamamış, Harb-i Umûmî başlamamıştı. Gazeteler, dergiler, artık hâkan-ı sabık (eski 

imparator) dedikleri Sultan Abdülhamid’i yermekten usanmışlar, onun devrindeki ucuzluğu, rahatlığı, bolluğu, barışı göklere çıkaran yazılar yayınlıyorlardı. Gerçekten 1908 

Türkiyesi, ucuzluk cenneti idi. İhtikâr, karaborsa bilinmiyordu. Sadece ezelî derd olan rüşvet vardı. 



1914 yazında şekerin kilosu 20 paraya (yarım kuruş) fırladığı zaman, halk, Sultan Hamid devrinin fiyatlarıyla mukayese ederek şikâyet etti. Ama şeker 1916 Ağustos’unda 60 

ve 1917 Temmuz’unda 120 kuruşa (1,2 altın) fırladı. Bir bidon gaz (16 kg) 50 kuruş (yarım altın) oldu. Dolayısıyla İstanbul bile karanlıklara gömüldü. Zira elektrik ancak zengin 

evlerinde, Beyoğlu, Şişli gibi semtlerde vardı ve havagazı ile aydınlanma da bütün şehre yayılmamıştı. Tekrar mum devrine dönen İstanbul, zamanla mum da bulamadı. Çıra, 

onu bulamayınca ağaç yakarak aydınlanmaya başladı. Vaktiyle Pâytaht-ı Cihan denen belde, mağara devri şartlarına dönmüştü. 

Zira petrolün bidonu 1917′de 250 kuruş (2,5 altın) oldu. Bütün siyasî partilerimizin atası olan iktidardaki İttihâd ve Terakkî’nin organı gazete şöyle yazıyordu: ”Gecelerinizin 

karanlık geçtiğine üzülmeyiniz. Yakında zaferin ışıklarıyla bütün Osmanlı dünyası aydınlanacaktır!”.

1916 Kasım’ında İstanbul kasapları dükkânlarını kapattılar. Zira satacak et yoktu. İstanbul’a hayvan gelmiyordu. O zamana kadar Osmanlı toplumunda asla görülmemiş bir 

problem oluştu: aile fertlerinin ölmesiyle kimsesiz kalan ve akrabaları olsa da onlar tarafından ekonomik şartlar dolayısıyla kabul edilmeyen, terkedilmiş çocuklar… Bu 

problem, Türk toplumunda, Avrupa’dan asırlarca sonra başlamış oldu. 1917 yılının ilk yarısında, yalnız İstanbul’da böyle 20 bin çocuk bulunup hükûmetin koruması altına alındı. 

Komşuları tarafından kabul edilmeyen çocuklar… Osmanlı toplumunda böyle bir yüzkarası kesin şekilde görülmemişti. Dehşetli bir sosyal kopukluk oldu. Her fert kendini 

kurtarmaya çalışıyordu. Kimse başkasının derdiyle ilgilenmiyordu. 

24.3.1917 kararnamesiyle, İstanbul’da halka kişi başına karne ile kilosu 20 kuruştan ayda 150 gram şeker ve kilosu 10 kuruştan 300 gram kuru fasulye veriliyordu. Osmanlı 

ticareti, tarımı, madenleri, sanayi-i mahvoldu. Ama hepsinden vahîmi, o kadar yüz senelik devlete mutlak güven, temelinden sarsıldı